Voynich Kozmik Miras Ve Unutulan Gök Ehli
I. Hafızasını Kaybetmiş İnsanlık
İnsanlık, zamanın doğrusal bir çizgi üzerinde durmaksızın ileriye doğru aktığına ve kendisinin bu çizginin en gelişmiş, en zeki zirve noktası olduğuna inanmayı sever. Bu kibirli körlük, bizi geçmişin muazzam doruklarından aşağı yuvarlanmış, hafızasını kaybetmiş yetimler olduğumuz gerçeğiyle yüzleşmekten alıkoyar.
Tarihin ortasında, ne kendinden öncesine ne de sonrasına bağlanan bir "aşılama dal" gibi tek başına askıda duran Voynich El Yazması, işte bu insan merkezli yanılgının duvarına vurulmuş en sert kozmik mühürdür. Yüzyıllardır en iyi şifre kırıcıların, dilbilimcilerin ve laboratuvarların karşısında çaresiz kaldığı bu gizemli kitap, bize bir Orta Çağ simyacısının ilkel zihin oyununu değil; evrenin, varoluşun ve unuttuğumuz öz kökenimizin sınırları zorlayan hikayesini fısıldar.
II. Resmî Tarihin Çıkmazı
Resmi tarih bize bu kitabın, 1912 yılında Wilfrid Michael Voynich tarafından İtalya'da bulunduğunu ve karbon testlerine göre 1404-1438 yılları arasında, yani Orta Çağ sonu ile Erken Rönesans döneminde yazıldığını söyler.
Bilim dünyası, eserdeki bilinmeyen alfabeyi ("Voynichese") çözmek, dünyada var olmayan fantastik botanik çizimlerini, dairesel astroloji şemalarını ve sıvı dolu havuzlarda yıkanan çıplak kadın figürlerinin sırrını anlamak için yüzyıllardır uğraşır.
Ortaya atılan teoriler ise hep bu dünyanın kısıtlı tavanına çarpar: Şifreli bir tıp metni, kayıp bir yerel lehçe ya da zengin bir imparatora satılmak için uydurulmuş dahi işi bir sahtekarlık (hoax)...
Oysa bir simyacının veya şifre ustasının teorisi burada zayıf kalır; çünkü bir simyacı ne kadar gizemli olursa olsun, insan tecrübesine ve bu dünyanın elementlerine göbekten bağlıdır. Voynich'te ise bu dünyaya ait hiçbir insan tecrübesi ve kalıntısı yoktur.
III. Karanlıktaki Pencere ve Dairesel Dil
Eğer bu el yazmasına bugünün kuru, materyalist bilimiyle yaklaşırsak, parşömenin dana derisini analiz etmekten veya mürekkebin elementlerini saymaktan öteye geçemez, sayfaları karanlıkta el yordamıyla çevirmeye devam ederiz.
Oysa hakikat, katmanlar arasındadır; görünmeyen yönde, iç katmandaki karanlık noktadadır. Bir pencerenin görünmüyor olması, onun yokluğunu vermez; henüz doğru ışık onu aydınlatmadığı için gizlidir.
Bu kitaba doğru ışığı tutmak, onun dünyadaki doğrusal yazı geleneklerine uymayan "dairesel" yapısını idrak etmekle başlar. Bizim dillerimiz iki ucu olan, başlangıcı ve bitişi zaman gibi akan doğrusallıktadır.
Ancak Voynich’teki dairesel şemalar, iki ucu olmayan, başlangıcı ve bitişi bulunmayan çok seçenekli bir veri saklama teknolojisidir. Bu dairesel dil, evrenin de dairesel bir kuantum nizamına sahip olduğunu bilen yüksek bir bilincin tasarımıdır.
Kitaptaki dünyada var olmayan, tuhaf hibrit bitkiler, biyolojik tüpler ve astrolojik şemalar rastgele çizimler değil, bizim gibi geride kalmış bir ırkın bu yüksek dili çözemeyeceğini bilen bir üst aklın bıraktığı "işaret fişekleridir."
Doğanın evrensel geometrisini kullanarak, bize neyi anlattıklarına dair bir açık kapı, bir tercüme anahtarı bırakmış, bilinmek istemişlerdir.
IV. Kozmik Göç ve Medeniyetin Hafızası
Peki, ardında hiçbir ata lehçe, hiçbir akraba dil bırakmadan bir anda tarihin ortasında beliren bu gelişmiş dil ve medeniyet kime aittir?
Küresel ve kozmik bir sistemin dünyada hiçbir iz bırakmadan puf diye yok olması mantığa aykırıdır.
Cevap, bugün teleskoplarla milyarlarca dolar harcayarak sönmüş gezegenlerde aradığımız o yaşam formlarında saklıdır.
Belki de milyarlarca yıl önce, evrenin bir köşesindeki, örneğin bugün sönmüş bir kaya parçası gibi duran Mars’taki hayat ve muazzam medeniyet son günlerini yaşıyordu.
O dünyanın sakinleri, evreni tarayıp yaşama en uygun, en taze yer olarak bizim yemyeşil, bebek yaşındaki Dünyamızı buldular. Buraya zorunlu bir göçle geldiklerinde, yanlarında kendi kağıtlarını getiremedikleri için mecburen bu dünyanın parşömenini ve mürekkebini kullandılar; ancak akıllarını, dillerini ve sönen evrenlerinin tüm ekosistem hafızasını bu kitaba mühürlediler.
Bu, korkutucu bir istila değil, evrensel bir bayrak yarışıdır.
Bir gün bu Dünya da yaşlandığında, biz de gemilerimize binip başka bir bebek dünyaya sığınacak ve bizim nesillerimiz orada yaşasın, çağları onar onar atlasın diye kendi medeniyetimizin kitabını oraya bırakacağız.
V. Yer Ehli ve Gök Ehli
Kadim doğu bilgelerinden şamanlara, tasavvuf ehlinden kutsal metinlere kadar tüm akıl dinleri ve felsefeler aslında tek bir ortak doğruyu işaret etmiştir.
Kadim dilde "Yedi Kat Gök" olarak anılan, modern fiziğin ise boyutlar dediği katmanlar boş olamaz. Estetik görünsün diye yedi kat gök yaratılması varoluşun ekonomisine aykırıdır; halkası olmayan zincir olmaz.
Bu göklerin her biri birer frekans katmanıdır, koruma perdesidir ve "gök ehli" dediğimiz varlık formlarının yaşam alanıdır.
Biz kendi dar kelime haznemizle, sadece bu çamur dünyada yürüyenlere "insan" dedik ve geri kalan her şeyi kendimizden ayırıp "uzaylı" veya "Anunnaki" ilan ettik.
Oysa yaratıcı dilde yer ehli ve gök ehli vardır; hepsi aynı ortak varoluş formunun farklı coğrafyalardaki tezahürüdür.
Nitekim onlar uzaylı olsa idi, bu uçsuz bucaksız uzay boşluğunda biz de onlara uzaylı olurduk. Hayır, aynı formuz; sadece yaşam döngüleri farklıdır.
VI. İlk İnsan ve Unutulan Köken
"Evlat babanın sırrıdır" denir.
Gök ehlinden olan babamız Adem (Adam/Edim) ve annemiz Havva (Ewa), dünyaya sürülmeden önce o üst gök katmanlarında varlık isimleriyle değil, saf birer varoluşla vardılar.
Bu dünyaya indiklerinde bu katı fiziğin elbisesini, yani toprağı üzerlerine giydiler.
Bizler onların tohumları olarak aslında dışarıda aradığımız o "uzaylıların" ta kendisiyiz; sadece bu toprak dünyada yaşayan gök ehliyiz.
VII. Hatırlayan İnsanlık
Hafızasını kaybetmiş bir ırk olarak, tarihin ilk çağlarında, tufan öncesinde kurulan o muazzam teknoloji harikası yapıların seviyesinden çok gerideyiz.
İnsanlığın ilk yazıyı bulduğu o ilkel çağlar, bizim medeniyetimizden çok daha gelişmişti.
Bugün sadece basit bir marangozluk işi sanılan Nuh’un Gemisi, tüm yeryüzünü yutacak o kozmik felaketten canlı türlerinin DNA'sını koruyan bir teknoloji harikası, bir koruma kapsülüydü.
Sümerler bile tabletlerinde yazıyı icat etmediklerini, "gökten gelenlerden emanet aldıklarını" itiraf etmişlerdir.
Voynich ise Sümer’e bile bağlanmayan, o saf ve bozulmamış ana kaynağın ta kendisidir.
VIII. Voynich Bir Hatırlama Rehberi mi?
Biz bugün laboratuvarlarda DNA zincirini çözerken, kuantum fiziğini geliştirirken aslında yeni bir şey icat etmiyoruz, yeni bir şey bulmuyoruz.
Elimize geçen kadim izlerle, kendi hücrelerimizin içindeki şifrelerle sadece unuttuğumuz o muazzam geçmişi hatırlıyoruz.
Kur'an-ı Kerim'in başındaki o kozmik frekans kodları olan Hurûf-ı Mukatta’a harfleri (Elif-Lâm-Mîm, Yâ-Sîn) nasıl ki doğrusal bir mantıkla okunmaz ve varoluş katmanlarının şifresiyse; Voynich El Yazması da bizim heceleyerek okuyabileceğimiz bir yazı değil, varlığın özüne ait dairesel bir kodlar bütünüdür.
IX. Perdenin Ardındaki Umut
Bu gerçek bizi korkutmamalıdır, çünkü insanı sadece bilmediği şey korkutur ve korkuyu biz yaratırız.
Aksine bu durum sevincimiz ve umudumuz olmalıdır.
Eğer insanlık olarak kibrimizden sıyrılır, "yukarıda ne varsa aşağıda o vardır" ilkesiyle makrokozmos (kainat) ile mikrokozmosun (insan) birliğini kavrayabilirsek, o karanlıktaki gizli pencereye ışık vuracak ve perde kalkacaktır.
O kitap formüle edildiğinde, bugün çaresiz sandığımız tüm hastalıkların, çözemediğimiz tüm enerji ve varoluş sırlarının anahtarı önümüze serilecektir.
Çağları birer birer değil, onar onar atlayacağız.
Çünkü o kitap, bize yabancı bir dünyaya değil; kendi asıl evimize, unuttuğumuz ihtişamlı gök medeniyetimize ait bir vasiyetnameden sızan ve bizi geleceğe taşıyacak olan eşsiz bir hatırlama rehberidir.
Hamiye GÜL
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu