Çözemediğim
Hayat, kimsenin çözemediği bir denklemmiş meğer.
Çocukken önümüze koydular tahtayı,
bir tarafına umut yazdılar,
diğer tarafına ölüm.
Aradaki eşittir işaretini
büyüdükçe insanın yüzüne çizdiler.
Önce saymayı öğrendik.
Bir, iki, üç...
Annemizin parmaklarından başlayıp
kaybettiklerimizin mezar taşlarına kadar uzandı sayılar.
Kimse söylemedi,
insanlar bir kez gider
ama yoklukları her gün yeniden çıkar karşına.
Sonra toplama öğrendik.
Biriktirdik; anıları, insanları, kırgınlıkları...
Bir masaya dört kişi oturup
yıllar sonra üç eksik kalktık.
Anladık ki hayat,
herkesin bir şey kattığı
ama kimsenin bütünü tamamlayamadığı
uzun bir toplama işlemiydi.
Çıkarma daha zordu.
Bir gün çocukluğumuz çıkarıldı içimizden,
bir gün güvenimiz,
bir gün hiç yaşlanmayacağını sandığımız bir yüz.
Bazı eksilmeler vardı ki
sonuç kâğıdında görünmüyordu;
insan gülüyordu mesela,
ama içinden bir mevsim eksilmiş oluyordu.
Çarpmayı aşkta öğrendik.
Bir bakışın iki insanı nasıl çoğalttığını,
bir dokunuşun nasıl bin yıllık bir yalnızlığı
birkaç saniyeliğine susturduğunu...
Sonra ayrılık geldi.
İki kişilik bir hayal,
tek kişilik bir odaya çarpıp dağıldı.
Duvarlarda hâlâ çarpım tablosu gibi
tekrarlanan cümleler kaldı.
Bölmeyi ise hayat öğretti.
Aşımızı bölüştük,
gecelerimizi, korkularımızı, son sigaramızı...
Fakat en çok kendimizi böldük.
Bir parçamız insanlara yetişmeye çalışırken
öteki parçamız gecenin bir yarısı
kendi içimizde kayboldu.
Bir ara sonsuzluğu gördük.
Matematikte yan yatmış bir sekizdi,
hayatta ise bitmeyeceğine inandığımız şeylerin
birer birer bitmesi.
Meğer sonsuzluk,
bir insanın ardından söylenemeyen cümlelerde,
bir annenin kapıya her bakışında,
eski bir evin artık kimsenin oturmadığı odasında
saklıymış.
Limit öğrendik sonra.
Bir şeye yaklaşmanın
ona ulaşmak anlamına gelmediğini...
Bazen bir insanın kalbine
ömür boyunca yaklaşırsın,
ama son bir adım hep eksik kalır.
Tıpkı ufka yürüyen bir gemi gibi;
deniz biter, ömür biter,
ama kavuşmak denen o nokta
hep biraz ileridedir.
Türevini aldılar hayatımızın.
Zamanla ne kadar değiştiğimizi sordular.
Kimse başlangıçtaki hâlimizi hatırlamıyordu.
Oysa biz biliyorduk;
bir zamanlar dizleri kanayan çocuklardık,
şimdi gülümserken bile
iç kanaması geçiren yetişkinlerdik.
İntegral gibiydi yaşamak:
Küçük küçük anları biriktirip
bir ömür elde etmeye çalışmak.
Bir sabah kahvesi,
yarım kalmış bir telefon konuşması,
yağmurdan kaçarken sığındığımız bir saçak,
bize son kez sarıldığını bilmeden
sarıldığımız bir insan...
Hepsi toplandı.
Hiçbiri geri gelmedi.
Ve bir gün anladık ki
hayatın en büyük yanılgısı,
her sorunun bir cevabı olduğuna inanmaktı.
Bazı soruların cevabı yoktu:
Neden en çok sevenler erken yorulurdu?
Neden insan, en çok güvende hissettiği yerde kırılırdı?
Neden bazı vedalar,
kapı kapandıktan yıllar sonra bile
insanın içinde yankılanırdı?
Hayat bir matematik kitabı değildi.
Yanlış yaptığımız her işlem için
kırmızı kalemle üzerimizi çizen biri de yoktu.
Mesele doğru sonucu bulmak değildi.
Mesele,
bütün yanlış hesaplara rağmen
bir sabah daha uyanabilmekti.
Şimdi dönüp tahtaya bakıyorum.
Çocukluğumdan kalma tebeşir izi,
yarım bırakılmış bir denklem,
silinmemiş eşittir işareti...
Altına tek bir cümle yazıyorum:
İnsan, ömründen eksilen yıllarla değil,
o yılların içinde çoğaltabildiği şeylerle yaşar.
Ve hayatın bütün matematiğine rağmen
hâlâ çözemediğim tek şey var:
Bunca eksiğin içinde
insan nasıl hâlâ sevmeye
bir yer bulabiliyor kendinde?
Çözemediğim başlıklı yazı Karanlıkta Saklı Işık tarafından
04.11.2026 tarihinde sitemize eklenmiştir.
Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu, kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.
İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz.
Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yükleniyor...
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu