Herkese Uyan Bir Kalıp Diktiler Kimse İçine Sığmadı
Bir terzihane hayal ediyorum; ama öyle kumaş kokan, mezurası boynunda asılı, yere tebeşir tozu dökülen türden bir yer değil. Ortada kumaş yok, makas yok, yalnızca büyük, gri ve itiraz kabul etmeyen bir kalıp var. Kapının üzerine de herkesin rahatça görebileceği bir levha asmışlar: “İdeal İnsan Ölçüsü.”
Bizi sıraya dizdiler. Bir gün ansızın çağrılmadık gerçi; biz zaten kendiliğimizden, sanki başka bir yere gidilemezmiş gibi o sıranın ucuna eklenivermiştik. Herkes biraz telaşlı, biraz mahcup, biraz da sıradakine bakıp kendini düzeltme derdindeydi. Bize dediler ki, bu kalıba gireceksiniz. Biraz kenarlarınızdan sıkıştırın, fazlalıklarınızı içeri çekin, lüzumsuz heveslerinizi dışarıda bırakın. O zaman tam olacaksınız. O zaman kimse size tuhaf gözlerle bakmayacak, kimse sizi kenara çekip de "Sende bir eksiklik var" demeyecek.
İyi niyetle denedik. İnsan sevilmek, bir yere ait olmak, en azından bir akşam vakti eve dönerken başkalarının yürüdüğü kaldırımda yabancılık çekmemek için neleri feda etmez ki? Kolları soktuk, göğsü içeri çektik, nefesi tuttuk. Fakat olmadı. Kimi omzundan sığmadı o kalıba, fazla geniş geldi kederi; kimi aklını sığdıramadı, taştı dışarıya. Birinin boyu uzun kaldı hayallerinden, diğerinin neşesi o daracık yakadan içeri bir türlü geçmedi.
En çok da kalbi açıkta kalanlar yoruldu. Çünkü kalıp öyle sertti ki, yumuşak hiçbir şeye tahammülü yoktu. Bir parça merhamet göstersen dikişler patlıyordu; bir an durup gökyüzüne baksan, "Hizada durmuyorsun" diye fısıldıyordu arkadakiler. Çünkü sırada bekleyenler, kalıba sığamadıklarını fark ettikçe başkalarının taşan yerlerine kızmaya başlamışlardı. En kolayı buydu belki de: Kendi daralmışlığına yanmak yerine, komşunun açıkta kalan koluna öfkelenmek.
Sonra baktık ki, hiç kimse sığamıyor. Sığmış gibi yapanlar vardı elbet; onlar dikiş yerlerini ustaca saklayan, nefes almadıkları halde gülümsüyormuş gibi durmayı öğrenenlerdi. İçeride kan revan içinde kalıp, dışarıdan ütülü duranlar... İnsanın kendine yapabileceği en sessiz, en acımasız hile bu olsa gerekti. Bir kalıbın içine sığmak uğruna kendi etinden, kendi aklından, kendi çocukluğundan vazgeçmek.
Oysa kumaş canlıydı, kalıp ise ölü bir tahtadan ibaretti. İnsanı tek bir boyuta, tek bir biçime, tek bir makul keder ile tek bir nizami sevince hapsetmek isteyen o terziler hiç düşünmedi: Herkesin içine sığacağı bir elbise, aslında hiç kimsenin üzerine tam oturmayan bir kefenden başka ne olabilirdi?
Şimdi o dar odadan çıkıp aynaya bakınca insan şunu anlıyor: Taşan yerlerimiz kusurumuz değilmiş meğer; bizi biz yapan, o tekdüze nizama direnen yegane parçalarımızmış. Sığamadığımız için utanmak yerine, o dar elbiseyi yırtıp kendi çıplak gerçeğimizle yürümek gerekiyormuş sokaklarda. Eğri büğrü, belki biraz fazlaca, ama en azından sahici bir nefesle.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 4
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu