Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Atışma Online Üyeler
07.11.2026 · 21 · 0 · Tahmini 17 dk okuma
PDF olarak indir

“Ellerimden Tutan Boşluk Bölüm 3” yazısını çevrimdışı oku.

İndir
(0 oy)

Ellerimden Tutan Boşluk Bölüm 3

Ellerimden Tutan Boşluk Bölüm 3

Bölüm 3: Gülün Neden Dikeni Var?

Cumartesi akşamı, salon kapanırken Ceyda ona üç sayfa uzattı.

Kaan paltosunu giymiş, aletlerini çantasına yerleştirmiş, tezgâhının mendille son silinişini bitirmişti ki arkasından topuk sesleri yaklaştı. Ceyda kolunu uzattı, parmaklarının arasında kareli bir defterden yırtılmış, kenarları tırtıklı üç yaprak vardı. Yüzünde gülümseme duruyordu ama gözleri gülümsemeye katılmamıştı. Mat kırmızı dudakları, ince bir çizgiye dönüşmüş, aynı kalan tek şey vanilyanın ağır kokusuydu.

"Pazar günü için malzeme eksiklerimiz var, Kaan'cığım," dedi. "Pazartesi sabah hepsi hazır olsun. Sen halledersin, değil mi? Sana güveniyorum."

Kaan kâğıtlara baktı. Satırların başında numaralar, numaraların sonunda küçük birer ünlem işareti vardı. Harfler öylesine bastırılarak yazılmıştı ki kalemin izi sayfanın arka yüzünden kabartı olarak okunuyordu. Oksidan, on iki şişe. Toz açıcı, altı paket. Fön fırçası, her numaradan ikişer. Saç spreyi, sekiz adet. Üçüncü sayfanın sonuna tek satır sıkıştırılmıştı: *Sadece söylediğim marka!* Altında bir kalp çizilmiş, kalbin tepesindeki çentik, kalem ucunun kâğıdı yırtmasıyla bozulmuştu.

"Yarın salon kapalı," dedi Kaan.

"Evet canım. O yüzden zamanın var."

Kaan, bunun bir ceza olduğunu anladı. Dün akşam reddettiği bir davetin, üç sayfa hâlinde ona geri döndüğünü. Tartışmanın bir yararı yoktu; Ceyda'nın yüzündeki o tatlı ifade, itirazı beklediğini ve hazır bir cevabı olduğunu gösteriyordu. Kâğıtları katladı, ceketinin iç cebine koydu.

"Pazartesi sabah," dedi.

"Ay, bayılıyorum sana!" Ceyda elini Kaan'ın koluna koydu, parmaklarını hafifçe bastırdı. Kaan kolunu çekmedi, sadece beklendi. Ceyda elini kaldırdığında gülümsemesi biraz solmuştu.

Kaan o akşam eve döndüğünde listeyi mutfak masasına serdi. Cezveyi ocağa koydu. Üç sayfayı bir kez okudu, bir kez daha okudu. Kızgın bir insan yazmıştı. Ama liste mantıklıydı; kızgınlık, Ceyda'nın işe olan özenini bozmamıştı. Kaan bunu not etti ve kâğıdı dolabın kapısına mıknatısla tutturdu.

Pazar sabahı, hava ağırdı.

Kaan altıda uyandı; alarmdan on dakika önce. Perdeyi araladığında camın buğusunu gördü; dışarıda ince, sürekli bir çisenti kaldırımları ve araba camlarını parlatmıştı. Kahvesini yaptı, tabağını yıkadı, iş günlerinden farklı olarak lacivert bir kazak seçti. Gömlek giymedi. Haftasonu kıyafetinin bir kuralı yoktu, ama o yine de dolabın aynı bölümüne uzandı, kazağı aldı, sağ koluna geçirdi.

Hanın pazar günü saat dokuzda açıldığını biliyordu. Önce toptancı çarşısına gidecek, sonra öğleye doğru dönecekti. Planı basitti. Paltosunu giydi, listeyi iç cebine koydu ve çıktı.

Mahallenin bu tarafı salonun olduğu sokaktan farklıydı. Kaan buraya altı yıl önce taşınmış, o günden beri aynı fırından ekmek, aynı bakkaldan zeytin almış, aynı sokaklardan geçmişti. Ana cadde pazar günleri semt pazarıyla dolardı. Pazarın sesi uzaktan duyulurdu: satıcıların tiz, ritmik bağırışları birbirine karışır, kasaların asfalta vuruluşu, kamyonun egzozu, naylon poşet hışırtıları caddeyi doldururdu. Havada kızartılan balığın, taze nanenin, ıslak ahşabın ve yağlı kâğıdın karışık kokusu dururdu. Kaan genellikle pazara girmezdi. Kenarından, kaldırımın dış tarafından geçip giderdi.

Bugün de öyle yaptı. Elleri ceplerinde, yakası kalkık, başı hafifçe öne eğik yürüyordu. Pazarın bittiği köşeye, dönüş sokağının girişine yaklaştığında önünde bir kadın gördü.

Önce sırtını tanıdı.

Sırtı dikti, omuzları geriye çekilmişti, başı hafifçe öne eğikti. Kolunda ağır bir şey taşıyan insanların yürüyüşüyle yürüyordu: adımlarını kısaltmış, gövdesini bir yana yatırmış, buna rağmen çok dik durmaya çalışıyordu. Koyu yeşil hırkasının üstüne eski bir mont geçirmişti. Saçı yine plastik bir tokayla toplanmıştı; ensesindeki siyah diplerin üstünde ucuz sarı tüyler rüzgârda savruluyordu.

Gül, iki elinde birer, parmak boğumlarına geçirilmiş toplam yedi poşet taşıyordu.

Poşetler doluydu, ağırdı. Kırmızı pul biberin çıkıntısı bir poşetten dışarı bakıyor, bir başkasının içinde yeşil soğan demetleri ve ezilmiş bir ekmek torbası görünüyordu. Plastik sapların parmaklarında bıraktığı çizgiler uzaktan bile belliydi; parmak uçları morarmaya başlamıştı. Gül bir adım atıyor, poşetlerden birini diğer ele aktarıyor, bir adım daha atıyordu. Bunu çok belli etmemeye çalışıyordu.

Kaan'ın adımları kendiliğinden hızlandı. Planlamadığı bir hızdı bu. Yanına vardığında Gül başını kaldırdı, onu görünce yüzündeki yorgunluk bir anda sertleşti.

"Kaan?"

"Gül."

Gül ona baktı, sonra çevresine göz gezdirdi. "Sen burada ne arıyorsun?"

"Toptancı çarşısına gidiyorum. Ceyda'nın listesi." Kaan bir an durdu. "Sen?"

"Pazardan geliyorum." Gül poşetleri biraz kaldırdı. "Buraya yakın oturuyorum. Karşı mahallede, iki sokak içeride."

Kaan bir şey söylemek istedi ama sözcükler dizilmedi. İki sokak içeride. Altı yıldır aynı pazarın kıyısından, aynı fırının önünden geçiyor, hiçbir pazar günü bu yüzü görmemişti. "Ben de üçüncü sokakta oturuyorum," dedi, sesi beklediğinden hafif çıktı.

Gül'ün kaşları kalktı. "Üçüncü sokak mı? Eczanenin arkası?"

"Evet."

"Ben dördüncüdeyim." Gül kısa bir süre sustu. "Yıllardır aynı mahalledeymişiz."

"Öyle görünüyor."

İkisi birbirine baktı. Bu bilgi, ikisinin üstüne çöktü. Çok yakında yaşıyorlardı; aynı fırının ekmeğini, aynı bakkalın zeytinini almışlardı ve birbirlerini hiç görmemişlerdi. Kaan bunun garip olduğunu düşündü, sonra garipliğin aslında şehirde çok sık yaşandığını fark etti. İnsanlar birbirinin yanından geçiyordu. Sadece bir ruhun öbürüne göz kırpması için hayatın bir işe, bir salona ihtiyacı vardı.

"Poşetler ağır görünüyor," dedi Kaan.

"Görünmesi ağır olduğu anlamına gelmez."

"Parmaklarınız mosmor."

Gül elini hafifçe gövdesine çekti, sonra bunu yaptığını fark edip elini yine aşağı bıraktı. Gözlerini kıstı. "Yardıma ihtiyacım yok."

"Biliyorum."

"O zaman neden duruyorsunuz?"

Kaan cevap vermedi. Eğildi, Gül'ün sağ elindeki üç poşeti saplarından kavradı ve hızlı, kararlı bir hareketle onları parmaklarından çekti. Gül'ün elindeki ağırlık bir anda kalkınca vücudu fark edilir biçimde hafifledi; sağ omzu hafifçe yükseldi. Bu, Kaan'ın gözünden kaçmadı. Gül'ün gözünden de.

"Ne yapıyorsun?" Gül'ün sesi alçaldı, kesin ve soğuk oldu. "Ver onları."

"Vermeyeceğim."

"Kaan."

"Evine kadar götüreceğim. Sen yolu göster."

"Eczanenin arkasında oturuyorsun, mahalleyi biliyorsun."

"Senin sokağını bilmiyorum. Göster."

Bu, saçma bir yalandı ve ikisi de bunu biliyordu. Gül bir saniye boyunca ona baktı. Dudağının kenarı çok hafif seğirdi, bu bir gülümseme değildi ama gülümsemeye yaklaşmış bir şeydi. Sonra sol elindeki diğer dört poşeti sıkıca kavradı.

"Ben diğerlerini taşırım," dedi.

"Bunları da veriyorsun."

"Kaan, ben..."

"Gül." Kaan sesini yükseltmedi. "Ben sana yardım etmiyorum. Sana yol gösterme görevi veriyorum. Götür beni."

Gül'ün çenesi kasıldı. Birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. Sonra başını yavaşça yana eğdi ve diğer poşetleri de Kaan'a uzattı. Parmakları Kaan'ın elinin yanından geçerken birbirine değdi. Gül'ün parmakları buz kesmişti, kuruydu, kenarları soğuktan çatlamıştı. Dokunuş yarım saniye sürdü. İkisi de elini çekti.

"Sağdan," dedi Gül dümdüz bir sesle. Yürümeye başladı.

Kaan yanında yürüdü. Yedi poşetin ağırlığı iki koluna yayılmıştı; plastik saplar avuç içine batıyordu ama Kaan bunu hissetmedi. Gül'ün hızlı, kararlı adımlarına ayak uydurdu. Sokağın ucunda küçük bir fırının önünden geçtiler; sıcak ekmek ve tereyağı kokusu rüzgârla yüzlerine çarptı. Gül'ün adımları bir an yavaşladı, burnunu çekti, sonra yine hızlandı. Kaan bunu kaydetti.

"Pazar çantası almıyor musun?" diye sordu bir süre sonra. "Tekerlekli olanlardan."

Gül başını çevirmedi. "Gerek yok."

"Poşet elini kesiyor."

"Alışmışım."

"Alışmak, ağrımadığı anlamına gelmez."

Gül kısa bir süre sustu. Dar sokağın kaldırımında yan yana ilerlerken ayaklarının altındaki ıslak taşların sesi duyuluyordu. Bir pencerede biri çamaşır asıyordu, rüzgâr nemli çarşafı hışırdatıyordu.

"Çanta almak, kendine bir şey almak demek," dedi Gül sonunda. Sesi biraz yumuşamıştı ama yumuşaklık bir sır vermekten çok bir savunmaydı. "Ben kendime pek bir şey almam. Gerek duymuyorum. Poşet iş görüyor, fiyatı da yok."

"Kendine hiçbir şey almıyor musun?"

"Alıyorum. Gerekli olanı."

"Gerekli olan ne?"

Gül dönüp ilk kez doğrudan ona baktı. Gözlerinde bir sorgulama, hafif bir alaycılık vardı. "Çok soru soruyorsun bugün."

"Salon kapalı. İş yok, soru var."

Gül'ün dudaklarının köşesi hafifçe kıvrıldı, hemen kayboldu. "Pazar çantam yok, çünkü bir süredir gerek duymadım. Ay sonu geliyor. Önce kızımın yurt ücreti, sonra kira, sonra yemek. Kendime kalan, genelde çay ve ekmek. Başka bir şey eklemek gerekmiyor."

Kaan bir şey söylemedi. Kızı ve yurt ücreti. Salonda duyduğu telefon konuşması aklına geldi. Gül'ün her kelimesinin ardında bir sayı, her sayının ardında bir yorgunluk vardı. Poşetlerdeki plastik saplar avucuna daha derin saplandı.

"Sen nereye gidiyordun?" diye sordu Gül bir süre sonra. "Toptancı hanı ters yönde."

"Pazarın içinden geçmek istemedim. Dolanacaktım."

"Pazardan geçmek mi istemiyorsun?"

"Kalabalık."

Gül başını geriye atıp bir kez, kısa ve boğuk, burnundan güldü. Gülüşü bir saniye sürdü, hemen yutuldu ama Kaan onu duydu. Mutfakta duyduğu kahkahanın küçük bir kardeşiydi bu. İçinde bir şey ürperdi ve yürümeye devam etti.

"Ceyda'nın listesi," dedi Gül. "Uzun muydu?"

"Üç sayfa."

"Ünlem işaretleriyle mi?"

"Her satırın sonunda."

"Kızdığında liste yazar," dedi Gül. "Geçen ay bir müşteri ona itiraz etti, ertesi gün bana iki sayfa temizlik listesi verdi. Dolapların arkası, derz araları, kaloriferin üstü."

"Yaptın mı?"

"Yaptım. Yapmasaydım iki kat uzatırdı."

Gül'ün sokağına geldiler. Dar, iki yanı dört katlı eski apartmanlarla çevrili bir sokaktı; balkonlarda soluk çiçekler, bir pencereden sabah çorbası kokusu, merdiven boşluklarından yukarı tırmanan kedi sesleri. Gül sondan ikinci apartmanın önünde durdu. Kapının yanında kırık bir demir korkuluk, camı çatlamış bir zil paneli vardı. Poşetlerin bir kısmını Kaan'ın elinden alırken Kaan'ın parmaklarına bir kez daha değdi.

"Yukarı çıkarmayacağım seni," dedi Gül.

"Beklemiyordum."

"Tamam." Gül poşetlerin hepsini birkaç hamlede içeri taşıdı, apartman girişinin gölgesine koydu. Bir an durdu. Elleri belindeydi, çenesi hafifçe yukarıda, bir pazarlık duruşuyla durdu. "Sana bir borcum var."

"Yok."

"Var. Poşetleri taşıdın. Ben borç taşımam."

"Sen taşımayı seviyorsun, o ayrı."

Gül gülmedi ama gözleri bir an parladı. "Toptancıya gidiyorsun, değil mi? Ceyda'nın listesi için?"

"Evet."

"Ben de geleyim. Yardım ederim. Böylece eşitiz."

"Yardıma ihtiyacım yok."

Gül başını eğdi, gözlerinde yaramaz bir ışık yanıp söndü. "Bilirim."

Kaan bir an ona baktı. Kendi cümlesini ona geri vermişti. Boğazında bir şey kıpırdadı; gülmeye benzeyen ama gülmeye benzemeyen bir şey. Başını eğdi. "Poşetleri yukarı bırak. Soğan terler."

Gül bir şey söylemedi, sadece poşetleri toplayıp merdivenlerden çıktı. Kaan bina girişinde bekledi. Dışarıda çisenti dinmişti ama hava keskinleşmişti; rüzgâr sokağın başından esiyordu. Beş dakika sonra Gül indi. Hırkasını değiştirmemişti; ama elleri boştu, saçını bir kez daha toplamış, yüzünü yıkamıştı. Yanakları taze, ıslak, hafif pembeydi. Çilleri belirgindi.

"Hadi," dedi.

Toptancı çarşısı, ana caddenin iki sokak ötesindeydi. Eski, yüksek tavanlı bir hanın içine yerleşmiş, uzun koridorlardan oluşan bir labirentti. Dükkânların önüne kasalar, kolilerle dolu raflar yığılmıştı. Açık kapılardan karışık kokular taşıyordu: boyanın keskin amonyağı, taze şampuanın yapay çiçek kokusu, ağdanın erimiş reçinesi, yeni kutuların karton kokusu. Tavandaki neon lambalar hafifçe titriyor, yerdeki mermerde ayak sesleri yankılanıyordu.

Birinci dükkândan içeri girdiklerinde, tezgâhın arkasında oturan yaşlı satıcı Kaan'ı tanıdı. "Usta! Gelmişsin, nerelerdeydin?" Kaan başıyla selam verdi. "Eski usta," dedi yaşlı adam Gül'e dönerek, gözleri bilgece parladı. "Bu çocuk gelince hiç ucuz mal almaz. Hep en iyisini ister, en kalitelisini."

"Biliyorum," dedi Gül.

Kaan başını çevirip ona baktı. Gül göz ucuyla rafları tarıyordu. "Nereden biliyorsun?" diye sordu.

"Ellerinden belli."

Daha fazla açıklama yapmadı. Kaan sormadı.

Oksidanların bulunduğu rafın önünde durdular. Kaan elini en alttaki şişelere uzattı; arkalarda, tozlu, yarı gizli duran, markası küçük harflerle yazılmış koyu mavi etiketli şişeleri çekti. Etiketin arkasını çevirdi, içindeki bileşen listesini okudu. Başparmağıyla kapağı kontrol etti, şişeyi ışığa tuttu, içindeki sıvının rengine baktı.

"Neden o?" diye sordu Gül, yanında durarak. Kolu Kaan'ın koluna değiyordu.

"Ön sıradakiler ucuz. Daha az stabilize edilmiş, ısıtılınca kokuyor, saçı çabuk kurutuyor." Şişeyi Gül'e uzattı. "Kokla."

Gül şişeyi aldı. Burnuna yaklaştırdı. Sonra raftan başka bir şişe seçti, ön sıradan, kokladı, yüzünü buruşturdu. "Doğru." Şişeleri geri uzattı. İki parmağı Kaan'ın avucunda bir an durdu. Kaan avucunun içindeki sıcaklığı hissetti.

Fön fırçalarında Gül öne geçti. Tezgâhtaki yüzlerce fırçanın arasından seramik gövdeli, doğal domuz kılı olanları ayırdı, iki parmağıyla kılların elastikiyetini yokladı, bir tanesini kenara koydu. "Şu sapı kalın olanlar elde yorar. Sen yoruluyorsun, belli," dedi.

"Belli?"

"Sağ bileğini çevirirken yüzün geriliyor. Fön çekerken. Şu fırçayı dene, daha ince."

Kaan fırçayı aldı. Sapı gerçekten daha incecik, elin içine daha iyi oturuyordu. Bir an Gül'ün kendi bileğini nasıl fark ettiğini düşündü. Başkalarını gözlemleyen bir insan kendini unutmuştu. Fırçayı sepete attı.

Sıra Gül'ün seçimlerine geldi. Ağda tezgâhına yönelirken Kaan'ın içinde bir merak uyandı. Gül, erimiş reçine bloklarının arasından elini en alttaki, en pahalı, doğal bal ve kayısı yağlı kutulara uzattı. Fiyat etiketine bakmadı bile. Kutuyu çevirdi, tarihe baktı, kapağın contasını kontrol etti. "Hassas ciltler için," dedi. "Ucuzu cildi yakıyor." Yanına alınacaklar listesinden steril pamuk paketlerini, tek kullanımlık spatulaları, en yumuşak kumaştan bez bantları seçti. Her birini, Kaan'ın oksidanlara baktığı titizlikle inceledi.

Kaan onu izlerken fark etti. İkisi de aynı yoldan yürüyordu. Aynı şeyleri okuyor, aynı yerlere bakıyor, aynı korkuyla seçiyorlardı. Bir müşterinin canını yakmama korkusu, bir işi yarım yapmama korkusu. İkisi de ucuz olanın gerçekte pahalıya mal olduğunu biliyordu.

Kasaya doğru yürürken yaşlı satıcı gülerek, "Bu hanım da ustadan aşağı kalmıyor, aynı mal," dedi. Gül utandı mı? Kaan görmedi, çünkü Gül çoktan kasanın önünden kendi sepetini çekip ödemeye hazırlanıyordu.

Yaşlı adam kâğıt torbalara koli bantı çekerken Kaan Gül'ün yanında durdu. Aralarında yarım adım vardı. Gül'ün saçından, nemli yün hırkasından, ağdadan ve sabundan çıkan bir koku geliyordu; Kaan o kokunun şimdi çok tanıdık olduğunu fark etti. Yüzünü çevirmedi.

Sonra, kendi kendine, kararsız bir rahatlıkla bir cümle söyledi. Belki aradaki yakınlık yüzünden, belki de bir saatten uzun zamandır kimseyle bu kadar çok konuşmadığı için. Cümle istediğinden hafif çıktı, şakaya benzer bir tonla.

"Gördün mü?" dedi. "İkimiz de müşteriye en iyisini seçiyoruz. Kendimize ise hiçbir şey."

Gül'ün elleri durdu.

Sessizlik, dükkânın karton ve plastik kokan havasında bir an asılı kaldı. Gül'ün omuzları, çok hafif, bir milimlik bir hareketle yükseldi ve sonra aşağı indi. Yüzü değişmedi ama gözleri değişti. Koyu kahverengi iki göz, bir dakika önce parlayan neşe tamamen kayboldu; yerini düz, sert, kapalı bir şey aldı. Kaan bunu bir kapının kilitlenişi olarak duydu.

"Benim kendime ne aldığım ya da almadığım seni ilgilendirmez Kaan."

Sesi alçaktı, tek bir kırık yoktu. Ödeme için çıkardığı parayı tezgâha bıraktı ve torbayı aldı. Yanından geçerken bir adım uzaklaştı, omuzları dikti.

"Gül..."

"Yürüyelim. Ceyda'nın listesi bitti, geri dönelim."

Kaan arkasından yürüdü. Elindeki torbaların ağırlığı ellerine batıyordu ama asıl ağırlık göğsündeydi. Ne söylemişti? Şaka yapmıştı. Ama şaka, bir insanın cebindeki parayı, yırtık poşet saplarını, soğuktan çatlamış parmaklarını biliyorken söylenmiş bir cümleydi. Karşısındakinin yoksulluğuna bir tebessümle dokunmuştu. Bu, onun hiç yapmadığı türden bir hataydı. İnsanları dikkatle gözlemler, sonra dokunmadan geçerdi. Bugün ilk kez geçmemiş, dokunmuştu.

Hanın çıkışında, soğuk havaya adım attıkları anda Kaan durdu.

"Gül."

Gül yürümeye devam etti.

"Gül, bekle."

"Bir şey söyleyeceksen yürürken söyle."

"Hayır, burada." Kaan onun önüne geçti. Yüzü nemli ve sertti, rüzgâr kumral saçlarını alnına savuruyordu. Torbaları yere bıraktı. "Özür dilerim."

Gül ona baktı. Gözleri kıstı.

"Yanlış bir şey söyledim. Sana değil, kendime kızmam gerekirdi, sana yönelttim. Bunu hak etmedin. Özür dilerim." Kaan nefes aldı. "Ve bugün böyle bitmesini istemiyorum. Bir şey istersen satın alırım. Ne istersen. Hatamı telafi etmek istiyorum."

Gül bir süre sustu. Rüzgâr hırkasının yakasını savurdu. Yüzünde bir şey oynadı; kararsız, çocuksu bir şey. Kendini toparlamaya çalışan bir kadının duraksaması. Sonra dudakları aralandı.

"Külahlı dondurma."

Kaan bir an anlayamadı. "Ne?"

"Külahlı dondurma istiyorum. Sade. Üstü çikolata kaplı."

Kaan ona baktı. Kasım ayının sert ayazı yüzlerine vuruyor, rüzgâr kaldırımda sararmış yaprakları sürüklüyordu. Gül'ün burnu soğuktan kızarmıştı. "Kasımın ortasında," dedi Kaan.

"Evet."

"Dondurma."

"Evet." Gül'ün çenesi hafifçe yukarı kalktı, gözlerinde meydan okuyan bir pırıltı vardı. "Borcun bu."

Kaan'ın içinde uzun zamandır dokunmadığı bir şey kıpırdadı: yüzünü germeye çalışan bir gülümseme. Onu engelledi, dudaklarını kapadı, başını salladı. "Peki."

Yol üzerinde teraslı dondurmacı dükkânı gördüler. camlı kapılardan geçtiklerinde sıcak, yapay hava yüzlerine çarptı: süt, yeni öğütülmüş kahve, parfüm ve plastik kokusu. Müzik tavandan inleyerek akıyordu. Tezgâhın arkasındaki genç adam kasım ayında müşteri gördüğüne şaşırmış bir yüzle onlara baktı.

"Külahlı, çikolata kaplı sade," dedi Kaan.

Genç adam külahı vanilya topuyla doldurdu, sonra eriyik çikolataya batırdı. Çikolata, soğuk dondurmaya değdiği anda hızla donarak sert, parlak, kahverengi bir kabuk oluşturdu. Çıkardığı tıkırtı küçük bir heyecan yarattı. Kaan külahı Gül'e uzattı.

Gül külahı aldığında yüzünde çok hafif, çok kısa, bir an önce vardı bir an sonra kayboldu, ama Kaan onu gördü: bir çocuğun yüzü. Gözleri külahın üstündeki çikolata kabuğuna sabitlenmişti, dudaklarının köşesi kıpırdamıştı.

"Sen?" dedi Gül.

"Ben dondurma yemem." Kaan kasaya döndü. "Sıcak çikolata."

“Dilerseniz terasımız açık” diye genç adam üst katı gösterdi. Merdivenlerden yukarı çıkıp, cam kapıyı itince soğuk içeri hücum etti. Teras dardı, demir korkuluklu, beton zeminli; şehrin gri çatıları, uzakta martıların döndüğü bir minare, daha ötede bulutların altında gümüş renkli bir su çizgisi görünüyordu. Rüzgâr serindi, nemli ve tuzluydu. Kaan korkuluğun yanındaki masaya geçti ve Gül için sandalye çekti. Normalde sandalyeyi görmezden gelip başka yere oturmak isteyen Gül bu sefer dondurma hatırasına sessizce sandalyeyi kabul etti.

Gül, çikolata kabuğunu dişleriyle kırdı. Çıtırtı, açık havada net duyuldu. Gözlerini kapadı ve dondurmayı bir kez yaladı. Yüzünde bir şey çözüldü; çeneden alına kadar bütün çizgiler bir saniye gevşedi. O saniyede Kaan, karşısında dikenli, sert, mesafeli bir kadını değil, bir insanı gördü. Yanaklarındaki çiller soğuğun pembeliğiyle birlikte belirgindi.

"Çocukken," dedi Gül gözlerini açmadan, "babam bayramda bir kez dondurma almıştı. Sadece bir kez. Çikolata kaplı."

Kaan sessiz kaldı. Sıcak çikolatanın buharı yüzüne vuruyor, kupanın sıcaklığı avuçlarına yayılıyordu.

"Sonra gitti," dedi Gül. Cümle düz, tonsuz çıktı. "Bir daha geri gelmedi. O günden sonra dondurmanın hep o günü hatırlatacağını sandım."

"Ne zaman?"

"Altı yaşındaydım." Gül dondurmaya bir kez daha baktı. "Annem bizi büyüttü. Ben de yaşıtlarım gibi olmadım. Hep büyümek zorunda kaldım. Kendi başıma kalmayı erken öğrendim. Kimseyi beklemeden, kimseye yaslanmadan."

Kaan başını çevirdi. Gül'ün profili, ince çenesi, ensesindeki sarı tokanın yanından kaçan siyah tel, yorgun ama dimdik omuzlar. Rüzgâr saçını savurdu, Gül elini kaldırıp tutmadı.

"Ayşe’nin babası?" diye sordu Kaan, sesini alçaltarak. Sorunun zor olduğunu biliyordu, hemen geri çekmek istedi ama söylenmişti.

Gül önce cevap vermedi. Külahın ucundan yarım bir ısırık aldı. Çikolata kırıldı. Yutkundu.

"Kızım doğmadan gitti," dedi. "Hamile olduğumu öğrenmeden önce. Ben de bulmaya çalışmadım. Gitmek istiyorsa gitsin dedim." Dudaklarını sıktı. "Şimdi ikisi birden olmaya çalışıyorum. Anne de baba da. Bazen yetiyor, bazen yetmiyor. Yetmediği gün kimseye söylemiyorum."

Kaan bir şey söylemek istedi. Boğazında sözcükler dizildi, hiçbiri yerine oturmadı. *Üzgünüm* demek ona saçma geldi. *Anlıyorum* demek yalandı; anlamıyordu, çünkü Gül'ün yaşadığı şeyin tamamını bilmiyordu. Yalnızca bir parçasını görüyordu: sabahları poşet taşıyan eller, pazar çantası almayan bir kadın, kızı için ödenmiş yurt ücreti, babasız bir çocukluk. O parçayı bile taşımak onu sarsıyordu.

"Çok güçlüsün," dedi sonunda, sade ve yüzeysiz bir cümleyle.

Gül hafifçe güldü, acı bir sesle. "Güçlü değilim Kaan. Başka seçeneğim yok, o kadar."

"Güç, bazen budur."

Gül başını çevirip ona baktı. Gözlerinin içinde bir şey değişti: bir savunma indi, bir sorgu kalktı. İki saniye boyunca doğrudan, çıplak, hiçbir maskesi olmadan baktı. Sonra gözlerini balkonun ötesine, gri çatılara çevirdi.

"Peki sen?" dedi. "Parmağındaki iz. Kimin?"

Kaan'ın eli bardağın üzerinde kasıldı. Gül bakışlarını Kaan'ın parmağına indirmişti, ama kınamıyordu. Sadece soruyordu.

"Başka zaman," dedi Kaan.

Gül başını salladı. "Peki."

"Seni zorlamadım, değil mi? Ben..."

"Hayır." Gül dondurmanın son kabuğunu kopardı. "Ben de seni zorlamam. Zorlanmak, sevmediğim bir şey."

Cümle bir şey bırakıyordu havada: bir anlayış, bir kabul. Kaan'ın içinde, ağır ve sıcak, bir minnettarlık yükseldi. Bu kadın ona neden korktuğunu, neyi saklıyor olduğunu sormayacaktı. Sormayarak ona bir kapı bırakıyordu.

Cebindeki telefon titredi. Kaan ekrana baktı: *Ceyda.* Mesajın ilk satırı görünüyordu: *Kaan'cığım nasıl gidiyor, pazartesi sabahı hepsi hazır olsun ha...* Ekranı çevirdi, telefonu sessize aldı. Gül bunu gördü.

"Ceyda mı?"

"Liste."

Gül bir şey söylemedi. Dondurmasını bitirdi, külahın kâğıdını katlayıp cebine koydu. Çikolata, dudağının kenarında küçük bir iz bırakmıştı. Kaan bunu söylemedi. Gül elinin tersiyle sildi, yanağında incecik bir çikolata lekesi kaldı.

Kaan, ilk kez, gülümsedi. Çok küçük, çok kısa. Gül bunu gördü.

"Ne?"

"Hiç."

"Ne?"

"Yanında..." Kaan parmağıyla kendi yanağını işaret etti. Gül elini kaldırıp yanağına dokundu, çikolatayı buldu, silmeye çalışırken parmağını yaladı. Yüzü kızardı. İkisi de aynı anda başlarını çevirdiler.

Kaan sıcak çikolatasından son yudumu aldı. Acı, yoğun, boğazını yaktı. İçinde, o gün öğleden sonra, bir şey anlamıştı. Gül'ün dikeni kimseye düşmanlık için değildi. O diken, çok erken yaşta büyümek zorunda kalmış bir çocuğun, bir daha kimsenin ona sırtını dönmesine izin vermemek için büyüttüğü bir kabuktu. Altında hâlâ çikolata kaplı bir dondurmayı bayramda yalnız bir kez yemiş altı yaşında bir kız duruyordu.

Ve o kabuğun kırılabileceğini, bir ısırıkta, bir gülümsemede, bir soruyla, gördü.

Dönüş yolunda yan yana yürüdüler. Gül poşetlerini bir kez daha almaya kalkmadı; torbaları Kaan taşıdı. Aralarındaki konuşma hafifti: yarın gelecek müşteriler, Nermin Abla'nın fıtığı, salonun havalandırması. Rüzgâr batıdan esiyordu; saçlarından, paltolarından, ellerinden dondurma, çikolata, ağda ve kasım kokusu yükseliyordu.

Gül'ün sokağına geldiklerinde durdular. Apartmanın girişindeki gölge, öğleden sonranın soluk ışığında uzamıştı. Kaan torbaları yere bıraktı, Gül'ün önünde bir adım geriye çekildi.

"Pazartesi," dedi Gül.

"Pazartesi."

"Teşekkür ederim. Poşetler için." Gül bir an durdu, devam etmek istedi, sonra vazgeçti. "Dondurma için de."

"Borcum."

"Biliyorum." Gül ilk kez, tam, açık, yanaklarını çillerle birlikte kırıştıran bir gülümsemeyle ona baktı. Bir saniye sürdü. Sonra arkasını döndü, apartmanın kapısını itti ve içeri girdi.

Kaan sokakta bir süre kaldı. Elindeki torbaların plastik sapları avuçlarını sıkıyordu; parmaklarının üstünde Gül'ün parmaklarının bıraktığı soğukluk hâlâ duruyordu. Üçüncü sokağa doğru yürürken bir kez arkasına baktı. Apartmanın ikinci katında bir perde aralandı, kısa bir süre açık kaldı, sonra yeniden kapandı.

Kaan başını çevirdi ve yürümeye devam etti. Ama o gece, evde, cezveyi ocağa koyarken, mutfak dolabından iki fincan çıkardığını fark etti. Sadece bir tanesini geri koydu.


Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Ellerimden Tutan Boşluk Bölüm 3

Ellerimden Tutan Boşluk Bölüm 3

SemihaAkıncı SemihaAkıncı