Uğultu
Göğe kafa tutan kubbeler
gündüz altın, gece ayın
beyaz örtüsüne bürünürdü.
Amber duvarlardan,
ipek odalardan
yayılan koku,
geçenleri mest ederdi.
Zenginliğin
ve zalimliğin sarayında oturan padişah,
bütün kudretin ortasında
divaneler gibi dolaşırdı ,
her gece
bir odadan ötekine,
içindeki boşluğun peşinde.
Saray sessizliğe gömüldüğünde
taşların arasından
bir uğultu yükselirdi derinden.
Gürültü… çok şiddetliydi.…
Ne beden vardı ne iz.
Sadece o karanlık uğultu.
Ejderhanın nefesi gibi dolaşan
gizemli bir yankı.
Padişah bastırmak istedi.
Müzisyenler çağırdı,
neyler, udlar, çalgılar
kubbelerde yankılandı.
Ama gürültü her nağmenin arasından
süzülüp kulağına ulaştı.
Duvarlar delindi, döşemeler söküldü,
taşlar yerinden kalktı.
Saray yeniden inşa edildi.
Ses bulunamadı.
Gözlerinin altı gölgelendi,
sesi fısıltıya indi.
Halk “büyü yapılmış” dedi.
Oysa büyü dışarıdan değildi.
Her gece uzayan karanlıkta
zalim ve zengin padişah
kendi içindeki
korkunun ağırlığını
taşıyordu.
Uzak bir diyardan yamalı hırkalı
bir derviş geldi.
Asası elinde,
gözlerinde göğün dinginliği.
“Bu ses nereden gelir?” diye
sordu padişah.
Derviş uzun süre sustu.
Sonra:
“O uğultu taşların arasında değil.
Kalbinizin derinliklerinde kıvrılmış
bir ejderha yatıyor.”
Öfke parladı:
“Ben mi ejderha beslerim içimde?
Kalbim tahttır,
orada kudret oturur!”
Derviş cebinden küçük bir ayna çıkardı.
“Bak. Aynada ne görüyorsan,
ejderha oradadır.”
Padişah eğildi.
Yüzü bulanıklaştı:
korku, hırs, taş gibi kibir,
zalimliğin gölgesi.
Aynanın içinden ses yükseldi:
“Benim sesim o uğultudur…”
Her uğultu bir hatıra taşıdı.
Bir çocuğun ağlayışı…
Kapı aralığından süzülen ince ses,
elleri hâlâ tahtın soğukluğunda kalmışken
dönüp bakmadığı o küçük yüz.
“Baba” diye fısıldayan bir yalvarış,
emrin gölgesinde boğulup kalmıştı.
Yıllar geçmiş, ama o ağlayış
hâlâ taşların arasından
ince bir sızıntı gibi sızıyordu.
Bir dostun gözyaşı…
Bir zamanlar omuz omuza yürüdüğü adamın
sessizce akan yaşları.
Bir söz, bir bakış, bir uzaklaştırma…
Güven kırılmış,
kalp yarası açık bırakılmıştı.
O gözyaşı, padişahın uykularına
tuz gibi serpilmişti.
Söylenmemiş bir pişmanlık…
Dudakların kenarında asılı kalan,
hiçbir fermanın affedemediği
o ağır suskunluk.
“Keşke” diye başlayan cümleler
içeride birikip ejderha olmuş,
her gece homurdanarak
kalbin en derin kıvrımlarında
dolaşır dururmuş.
Padişah anladı:
en ağır yük taç değil,
içinden geçenlerin
sessiz,
unutulmayan ağırlığıydı.
Bir sabah güneş mermerlere vurduğunda
ne uğultunun sesi kaldı
ne korkunun yankısı.
Saray gerçekten sessizdi.
Ölüm değil,
huzurun sessizliğiydi.
Aynanın karşısında bu kez
yumuşak bir ışık gördü.
Ve dedi ki:
Sarayımı aradım,
ejderhayı bulamadım.
Kalbimi aradım,
kendimi buldum.
Meğer o uğultu, korkumun sesiydi.
Ben sustuğumda,
o da sustu.
Bundan sonra
halk ona
“Sessiz Padişah” demeye başladı.
Kubbeler artık altınla değil,
iç huzurun ışığıyla
parlıyordu artık…
redfer
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 5
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu