Kadın Bir Oluş Hâli
İnsanı anlamaya çalışırken onu yalnızca ilişkileri, üstlendiği roller ya da başkalarıyla kurduğu bağlar üzerinden tanımlamak, varoluşunun diğer imkânlarını görünmez kılabilir. Kadın da bu anlamda yalnızca bir ilişkinin tarafı, bir sorumluluğun taşıyıcısı ya da toplumsal bir tanımın karşılığı değildir. Kendi zihni, duyguları, kişiliği, fıtratı ve kendine özgü imkânlarıyla var olan bir insandır.
Kadının varoluşunu anlamak, onu belirli kalıplara yerleştirmekten çok, bu kalıpların ötesinde nasıl bir oluş içinde bulunduğunu düşünmeyi gerektirir. Çünkü insan, yalnızca kendisine verilen tanımlardan ibaret değildir; yaşadıkları, seçimleri, farkındalıkları ve henüz açığa çıkmamış imkânlarıyla da var olur.
Varoluşun imkânları: Heidegger ve Dasein
Martin Heidegger’in Dasein kavramı, insanın dünyada yalnızca bulunan bir varlık olmadığını; dünyayla, kendisiyle ve varoluş imkânlarıyla ilişki kurduğunu düşündürür. İnsan, içine doğduğu koşulları seçmez. Bir zamanın, toplumun, ailenin ve hayatın içine bırakılmıştır. Heidegger’in Geworfenheit kavramıyla ele aldığı bu durum, insanın başlangıç koşullarını belirleyememesine işaret eder.
Ancak insanın varoluşu, yalnızca kendisine verilmiş olanlarla sınırlı değildir. İçine doğduğu koşullarla ne yapacağı, hangi imkânlara yöneleceği ve kendisini nasıl anlayacağı da varoluşunun bir parçasıdır.
Kadın da kendisine sunulan tanımların toplamından ibaret değildir. Kendi imkânlarını fark etmesi, varlığını başkalarının ona verdiği anlamların dışına taşıması ve kendisi olabilmesi, bu oluşun önemli bir boyutudur. Burada söz konusu olan, bütün koşulları aşabilen sınırsız bir özgürlük değil; koşulların içinde beliren imkânları görebilme ve onlarla ilişki kurabilme hâlidir.
İçsel yolculuk ve bireyleşme: Carl Gustav Jung
Carl Gustav Jung’un bireyleşme yaklaşımı, insanın kendisini tanıma yolculuğuna farklı bir kapı açar. Bireyleşme, hazır bir kimliği edinmekten çok, insanın kendi iç dünyasındaki farklı yönleri tanıması, gölgede kalan taraflarıyla karşılaşması ve kendine özgü bütünlüğünü geliştirmesidir.
İnsan yalnızca kendisinde görmek istediği özelliklerden oluşmaz. Kabul etmekte zorlandığı yönleri, farkında olmadığı eğilimleri ve henüz anlamlandıramadığı duyguları da iç dünyasının parçalarıdır. Bunları yok saymak yerine tanımak, kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin derinleşmesini sağlayabilir.
Kadının içsel gelişimi de yalnızca toplumsal beklentilere uyum sağlamakla ya da bu beklentilere karşı çıkmakla açıklanamaz. Kendi zihinsel ve duygusal yapısını tanıması, farklı yönleri arasında ilişki kurması ve kendine özgü kişiliğini geliştirmesi, bireyleşme sürecinin bir parçasıdır.
Burada amaç kusursuz bir benlik yaratmak değildir. Kişinin kendisini tek bir özelliğe, role veya tanıma indirgemeden tanıyabilmesidir. Çünkü kendini tanımak, yalnızca güçlü yanlarını keşfetmek değil, kendi karmaşıklığına da yer açabilmektir.
İrade ve içsel dayanak: Stoacı düşünce
Stoacı düşünce, insanın karşılaştığı her koşulu belirleyemeyeceğini; ancak yargıları, tutumu ve kendi eylemleri üzerinde çalışabileceğini hatırlatır. Bu yaklaşımda içsel güç, her şeyi kontrol edebilmekten değil, kontrol edilemeyenle edilebilen arasındaki ayrımı kavramaktan doğar.
İnsanın kendi üzerinde çalışması, dış dünyadan bütünüyle uzaklaşması anlamına gelmez. Aksine, dünyayla ilişki kurarken kendi yargılarını gözden geçirebilmesi, iradesini geliştirmesi ve eylemlerinin sorumluluğunu üstlenebilmesidir.
Kadının kendini gerçekleştirmesi de bu açıdan ele alınabilir. Kendi düşüncesini oluşturması, seçimlerinin sorumluluğunu taşıması ve yaşamını yalnızca dışarıdan belirlenen ölçütlerle değerlendirmemesi, içsel gelişiminin farklı görünümleridir.
Stoacı yaklaşımın kadınlar açısından tarihsel bir karşılığı da vardır. Stoacı filozof Musonius Rufus, kadınların da felsefe eğitimi alması ve erdemli yaşam için gerekli düşünsel çalışmalara katılması gerektiğini savunmuştur. Bu görüş, felsefi gelişimin yalnızca belirli bir cinsiyete ait olmadığını gösteren tarihsel örneklerden biridir.
Bununla birlikte, hiçbir felsefi yaklaşım bütün kadınların aynı biçimde yaşayacağını ya da aynı yoldan geçerek gelişeceğini ileri sürmek için kullanılamaz. İnsanların imkânları, koşulları ve seçimleri farklıdır. İçsel dayanak da herkes için aynı biçimde görünmez.
Fıtrat, kişilik ve bireysel farklılık
İnsan, yalnızca düşüncelerinden ibaret olmadığı gibi yalnızca duygularından da ibaret değildir. Mizaç, kişilik, biyolojik özellikler, yaşantılar, çevre ve öğrenme süreçleri, insanın kendine özgü yapısının oluşumunda farklı biçimlerde rol oynar.
Kadınları tek bir kişilik kalıbında toplamak, kadın olmanın bütün bireysel farklılıklarını açıklayabileceğini varsaymak olur. Oysa kadınlar arasında da düşünme biçimleri, duygusal tepkiler, ilgi alanları, yetenekler, yönelimler ve yaşam tercihleri bakımından geniş farklılıklar vardır.
Fıtrat kavramı da bu farklılıkları ortadan kaldıran değişmez bir kişilik şablonuna dönüştürülmemelidir. İnsanın doğuştan getirdikleriyle yaşam içinde geliştirdikleri arasındaki ilişki, tek bir açıklamayla tüketilemeyecek kadar çok katmanlıdır.
Kadın varoluşunu anlamak, onu ne yalnızca biyolojik özelliklerine ne de yalnızca toplumsal rollerine indirgemeyi gerektirir. Her insan gibi kadın da bedensel, zihinsel, duygusal ve toplumsal boyutlarıyla bir bütündür; fakat bu bütünlük, her kadında aynı biçimde görünmez.
İçsel bütünlük ve kendini gerçekleştirme
Kendini gerçekleştirmek, insanın bütün ihtiyaçlarından arınması ya da hayatında kimseye yer bırakmaması değildir. Bir insanın kendi varlığını tanıması, kendi değerini yalnızca dışarıdan gelen karşılıklara bağlamaması ve yaşamını kendi imkânları doğrultusunda geliştirebilmesidir.
İlişkiler insanın dünyasının bir parçasıdır; fakat insanın bütün varoluşunu açıklayan tek ölçü değildir. Birliktelikler, ayrılıklar, sorumluluklar, yakınlıklar ve uzaklıklar yaşamın içinde yer alır. Bunların hiçbiri tek başına insanın içsel bütünlüğünü kanıtlamaya ya da geçersiz kılmaya yetmez.
İnsan, başkalarıyla ilişki kurarken de kendi varoluşunu geliştirebilir; yalnız kaldığında da kendisiyle karşılaşabilir. Burada belirleyici olan, hayatın hangi biçimde yaşandığından çok, kişinin kendi varlığıyla nasıl bir ilişki kurduğudur.
Bu nedenle kendini gerçekleştirmeyi bir eksiklikten kurtulma hikâyesine indirgemek doğru değildir. Bazen insan bir sorunun çözümünü arar, bazen yeni bir anlamın peşine düşer, bazen de daha önce fark etmediği bir imkânı keşfeder. Oluş, belirli bir sonuca ulaşmakla sınırlı değildir.
Bir oluş hâli
Kadının varoluşunu düşünmek, onu tek bir tanımın içine yerleştirmek değil; kendi imkânları, farklılıkları ve dönüşümleri içinde görebilmektir.
Varoluş, tamamlanmış bir kimliğin sessizce korunması değildir. İnsan, yaşarken değişir; değişirken kendisini yeniden tanır. Bazen bir düşünceyle, bazen bir karşılaşmayla, bazen de uzun süre cevapsız kalan bir soruyla başka bir imkânın farkına varır.
Kadın da bu anlamda yalnızca bir kimlik değil, süregelen bir oluş hâlidir. Kendi varlığını anlamlandırırken başkalarının hayatındaki yerinden ibaret kalmaz; kendisine özgü düşünceleri, duyguları, seçimleri ve imkânlarıyla yaşamın içinde yer alır.
İnsanın varoluşunu anlamak, onu son bir cümleyle açıklamaya çalışmak değil; oluşunun devam ettiğini görebilmektir.
Aforizmalar
İnsan, tamamlanmış bir tanım değil, gerçekleşmekte olan bir imkândır.
Kendini gerçekleştirmek, bir başkasına karşı değil, kendi imkânlarına doğrudur.
Bazı varoluşlar anlatılmaz; gerçekleştikçe görünür olur.
İçsel büyüme, insanın kendi imkânlarına doğru genişlemesidir.
Hamiye GÜL
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu